12:55
Eylül Gezisi - September Reise (tr)
Hüseyin Sümer, Hakan Tapan, Kübra Markoc

""

 
            Tarih 30 Ağustos 2014. Kardeşimin iki yıllık askeri eğitimi tamamlandı ve ilk ataması İstanbul Silivri İl jandarma’ya yapıldı. Kendisi aslında pek sevinmedi, Çünkü o, daha çok güney doğu yahut doğu istiyordu. Lakin kısmet batıyaymış.
Şuanda bu satırları kaleme alırken takvimler 17. Eylül Çarşamba 2014’ü, saatler de 15.28’i göstermekte. 30 Ağustos bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyetimizin zafer bayramıdır. Bizde bu zafer bayramında Erzurum Atatürk Havalimanından İstanbul Atatürk Havalimanına, Türk Hava Yollarıyla uçtuk. Uçuşumuz yaklaşık 1 saat 45 dakika kadar sürdü. İstanbul hava limanından halamın oğlu Hüseyin bizi karşıladı. O da Edirne de ki kısa dönem, yani altı aylık zorunlu askerlik görevini tamamladıktan sonra Çorlu’da bir fabrikada Mühendis olarak göreve başladı. Çorlu’da abisi Ersin ve ailesi ile birlikte kalmakta. Uçaktan indikten sonra Metro ile Sarıyer semtindeki otogara geçtik. Kardeşim Hakan’ın ağır ve sıkıcı eşyalarını otogarda ki emanet bölümüne teslim ettikten sonra bizlerde Emin önünde meşhur emin önü balığını tatmak ve tarihi yarım adada gezi yapmak amacıyla Emin önüne geçtik.  Uzun ve zahmetli otobüs yolculuğundan sonra nihayet Emin önüne vardık.
İstanbul’un lanet olası trafiğini çekmeye daha ilk günden başladık. O kadar Metro, Metrobüs, Otobüs, Minibüs ve Deniz otobüslerinin olmasına rağmen, İstanbul trafiğinde hiçbir rahatlama söz konusu olmuyor. Aslına bakılırsa Bu kentin belli bölgelerine Helikopter ulaşımı getirilse çok iyi olur diye düşünüyorum. Hava oldukça sıcak ve yakıcıydı. Sırt çantamda Bilgisayarımın olmasından ötürü Emanet bölüm yetkilisi sırt çantamı kabul etmedi. Bu yüzden yanımda taşımak ve gezimi daha da zahmetli hale dönüştürmek zorunda kaldım. Bu da benim için oldukça zahmetli ve yorucu bir İstanbul gezisine sebebiyet verdi. Emin önünde, o görkemli İstanbul’un eşsiz deniz manzarasında balığımızı, Şalgam sularımız eşliğinde yerken yaklaşık bir yıldır hiç görüşmemizin acısını çıkarıyor gibiydik ben, kardeşim ve Halaoğlu. Muhabbet genel olarak kardeşimin astsubay olarak atanması ve Hüseyin’in de henüz yeni askerden dönmüş olması sebebiyle askerlik ve komik anılar üzerineydi. Anılar ve muhabbet bitmek bilmiyordu bir türlü. Arada benim Almanya anılarımda muhabbeti farklı bir boyuta taşıyordu.
Bu sefer Marmara denizinden kötü kokular gelmiyordu, fakat hala kıyı kesimleri pislik ve atıklarla doluydu. Tabi fazla uzun süre bu atıkların denizde kalacağı söylenemez, Çünkü bir diğer taraftan bir deniz temizleme feribotu temizlik yapma çabası içerisindeydi. Etkili olmadığı pek söylenemezdi de ayrıca.
            Uzun zahmetli ve yorucu bir yürüyüş sonrasında nihayet hayallerimizi süsleyen tarihi yarım adaya, Aya Sofya ve Sultan Ahmet meydanına gelebildik. Öncesinde ise yoğun ve genellikle bayanların yer aldığı bir Pazar benzeri alandan geçip sonunda bu alana varabildik. Müze kartımız olmadığından, Ayasofya ve Topkapı sarayını ziyaret edemedik, lakin Sultan Ahmet Cami ve etrafını iyice gezdik. Topkapı sarayının bahçesinde ki gezimizin ardından bahçede bir süreliğine soluklanmak amacıyla oturup muhabbet ettik. Gezimizin ardından yürüyerek Emin önüne kadar geldik. İstiklal caddesi üzerinden taksim meydanına ulaştık. Bu süre zarfında tabi ki muhabbetimiz de tüm hızı ve heybetiyle devam ediyordu. İstiklal caddesinde ki Kilisenin ziyareti sonrası karşılaştığımız polislerin hali ve halka bakışı gözlerimizden kaçmadı. Aylar önce gezi parkı olayı adında patlak veren ve sonrasında farklı anarşist grupların kontrolünde bir hainlik provakasyonuna dönüşen ayaklanmaların ilk etaptaki halinin pekte haksız olmadığı kanaatine vardık. Devletin polisi olup, vatandaşa, yoldan geçen kızlara bakışları ile ilgi çeken ve bazılarına laf atmaktan dahi geri kalmayan bu kişilerin de o hallerine bizzat şahit olduk.
Taksim meydanına ulaştığımızda, yakın civarlarda yer alan bir otelden geçmiş yıllarda patlak vermiş olan sağcı ve solcu olaylarının ilk sebebi olarak görülen Kanasçıların 1 Mayıs’ta halka ateş ettiğini konuşuyorduk. 1 Mayıs olaylarıyla patlak veren ve kardeşi kardeşe vurduran dış güçlerin ilk eylemlerini bu meydanda nasıl gerçekleştirdiklerini bir kez daha anmakta ve ne tür oyunlara maruz kaldığımızı akletme gayretindeydik.
            Yine uzun ve zahmetli yolculuk sonrasında gece yarısı 24.00 sularında Çorlu’ya halamın oğlu Ersin abimlere varabildik. Yorgun ve aç bir halde kendimizi eve zor atmıştık. Aç olmamıza rağmen uyku daha ağır bastığından, yatmayı tercih ettik. Ertesi gün Pazar günüydü. Herkes izinliydi. Bu fırsatı değerlendirip, beraberce Silivri Jandarma Merkezine gittik.  Askeriye de KDV uygulanmadığı için ürünler oldukça ucuz ve uygun fiyata pazarlanmakta olduğunu bilmeyen yoktur. Mesela normal marketlerde 1 TL fiyata satışa sunulan bir bisküvi askeriye de ortalama 40 yahut 50 kuruşa sunulmaktadır. Bizde bu fırsattan faydalanıp, üçer tana teneke Meyve suyu, üçer adet bisküvi ve birkaç çikolata aldık. Toplamda bunlar için 7 TL ücret ödedik. Dışarıda her hangi bir marketten bunları alsaydık, sadece üç kutu meyve suyu için en az 6 TL ödemek zorundaydık. Ardından Çorlu’ya geçip, Çorlu’nun merkezini gezdik.
Pazartesi 1 Eylülde Hakan göreve başladı. Silivri’de en kısa zaman da Hakan için kiralık bir ev bulmamız gerekmekteydi. Birkaç günü Çorlu’da geçirip, ardından zahmetli, uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından Pendik’te bulunan Murat dayımlara geçtim. İstikametim önce Silivri, ardından Silivri otobüsleriyle Yeni Bosna’ya, sonrasında Emin önüne ve ardından deniz yoluyla Kadıköy’e geçtim. Çorlu – Silivri arası ortalama 40 dakika mesafede olmasına rağmen sadece Silivri – Çorlu taksileri gidiyordu ve oldukça pahalıydı. İki saatlik Silivri - Yeni Bosna arasında sefer yapan otobüslere 7.25 TL öderken, sadece 40 dakikalık mesafeye 10 TL ödeniyordu.  Ayrıca İstanbul Sarıyer otogarından Metro otobüsleri ile Çorluya 2,5 saat süren bir yolculuğa 15 TL ödenirken, sadece Çorlu – Silivri arasındaki 40 dakika için 10 TL talep ediliyordu.
Silivri’den yolculuğum saat 12.00 öğlen saatlerinde başladı.   Çok şanssız bir gündeydim. Avcılarda bir köprü, öğleden evvel dikkatsiz ve bilinçsiz bir kamyon Şoförü’nün köprüye çarpması sonucu yıkılmıştı. Bu durumdan neredeyse bütün İstanbul trafiği etkilenmiş vaziyetteydi. Otobüs neredeyse hiç ilerlemiyordu. Yıkılan köprü üzerinde Metrobüs hattı bulunmaktaydı. Çarpmadan yaklaşık birkaç saniye ile geçmiş ve olabilecek facia saniyelerle atlatılmıştı. Köprünün yıkılması sonucu, köprü altından geçmekte olan bir araç hurdaya dönmüş ve aracın sahibi aracından can vermişti. Sonraki günler o anın görüntülerini defalarca izleme olanağı bulduk.
Serin ve narin esen rüzgârın eşliğinde Vapurla Emin önünden Kadıköy iskelesine geçtim. İkindi vaktiydi ve rahatlatan ama çok hafif serpen yağmur eşliğinde Pendik otobüslerini aramaktaydım. Nihayet iki katlı, 16D hattına binip, Pendik’e geçtim. Tüm gideceğim yöntem ve yolları, ikametleri Akıllı Samsung S3 mini telefonuma indirmiş olduğum „İstanbul Ulaşım“ adlı uygulama sayesinde bulabiliyordum. Akşam otobüsten ilgili durakta indiğimde kardeşim arıyordu ve saat 18.00’ı gösteriyordu.  Karşıdan yeşil bir tişört giyinmiş dayıoğlu yaklaşırken, bir yandan kardeşimle konuşuyor, diğer bir yandan da yolculuğun nasıl bu kadar uzun sürebileceğini aklım almıyordu.
Dayımlar Pendik Kaynarca Park adlı durağa çok yakın bir mesafede ikamet etmekteydiler. Geçen yıl Almanya’ya gitmeden önce onları ziyaret etme fırsatı bulmuştum. O yıl farklı bir yerde ikamet etmekteyken, bu kez bu semte ve oldukça güzel bir evde ikamet ediyorlardı. Ev oldukça güzel ve hoştu. Kocaman bir terası bulunan evi dayım çiçeklerle döşemiş ve tümüne bir bebek gibi iyi bakıyor ve ilgileniyordu. Akşam yemeğinde Mangal vardı, ama dumansız ve zahmetsiz elektrikli Mangalda da fena sayılmazdı tavuklar. Ertesi gün dayımın oğlu Burak’la beraber evvela Kadıköy’e ardından meşhur Moda dondurmasını tatmak için Moda’ya geçecektik. Otobüs sahilden geçerken gözüme çarpan Adalara aklım takıldı ve bu gün Adalar’a ziyaret düzenlemeye aniden karar verdim. Bostancıda inip, Gemi ile Büyük Ada’ya geçtik. Deniz yolculuğu yaklaşık 80 dakika sürdü. Burası Türkiye’nin himayesinde farklı bir diyar gibiydi. Neredeyse kimse Türkçe konuşmuyordu. Müthiş bir turist akını vardı. Özellikle Arap, İranlı, Yunan ve Rum turistlerin ilk tercih yerlerinden birisi olmalıydı. Elbette bu adada yaşayan insanlarda vardı, ama çoğunluğun Rum kökenli olduğunu söylüyorlardı. Evler oldukça güzel, şirin ve tatlı bir mimariye görünüme sahipti. Ayrıca trafik sıkıntısı da yoktu. Polis ve Ambulans haricinde araç bulunmayan adada neredeyse yüzlerce fayton ve atlı araçlar bulunmaktaydı. Gözle görünecek kadar bisikletin olduğunu da belirtmek gerekli diye düşünüyorum. Marketlerde ve diğer alanlarda fiyatlar ise dudak uçuklatan cinstendi. Mesela göze çarpanlar arasında İncirin kilosu, normal piyasada en fazla 5 TL’ye satılırken bu adada 16 TL’ye satılmaktaydı. Faytonlarla belli mevkilere gitme olanağı sunulmuştu ama onlarda pek ucuz sayılmazlardı. 30 – 40 TL’den başlıyor ve 80 TL’ye kadar gidiyordu. Buna rağmen bu adada yaşamayı gerçekten çok isterdim.
            Akşam yemekte Tatarböreği vardı. Yengem yoğun bir hazırlık içindeydi. Tatarböreği aslında isminden anlaşıldığı gibi bir börek türü değil, tam aksine Erzurum’a has bir tür mantı benzeri hamurlu yemektir. Mantının içinde et bulunurken ve sade yoğur- yağ ile servis edilirken, Tatarböreği etsiz olup, içerisinde bir şey bulunmayan ama üzerine kıyma dökülerek yenilen ve damak tadıma gerçekten iyi hitap eden bir yemek türüdür.
Sonra ki gün Kadıköy gezisi ve Moda dondurmacısında, o meşhur Moda dondurmasını yerken 2011 yılında geldiğim İstanbul anıları gözümün önünde canlanıyordu. Bugün rüyalarımın şehri olarak tanımladığım İstanbul’a ilk kez o zamanlar ayak basmıştım. Bilindiği gibi Kadıköy’de Camilerden daha fazla Kilise bulunur. Ben sadece iskele yakınlarında bir Caminin olduğunu biliyordum. Bu kez iki caminin olduğunu da gözlerimle görüp, öğrendim. İkinci fark ettiğim Cami Kadıköy içlerinde bulunuyordu. Bugünün akşamına kardeşim arayıp acil ev bulmamız gerektiğini söyledi. Annemlere de bahsettiği için onlarda biraz ayaklanmışlardı. Onlar kendilerince benim ev bulmak yerine gezmelerde olduğum söylemlerine düşmüşlerdi.
Sabahın en erken saatlerinde yola koyuldum. Öğlen olmadan Silivri’ye varmıştım. Bir saat öncesinde gel dediğim ama ben Silivri’ye vardıktan nice zaman sonra gelen kardeşimle birçok yeri, Kiptaş bir ve ikiyi dahi gezdik. Gezerken ayrıca İnternet üzerinden de sıkça kiralık daire araştırması içerisindeydik. Ev fiyatları 430 – 440 TL’den başlamaktaydı. En uygun evler Kiptaş II denen yerde yer alıyordu. Fakat uzak olduğu için Hakan burada istemiyordu. Halamın oğlu ise kendilerinde kalması konusunda oldukça ısrarcıydı. Fakat Silivri – Çorlu arası hem buraya göre çok uzak hem de imkânsız denilecek kadar pahalıydı. Hakan’ın bir komutanı ev arkadaşı aradığını fakat 15 Eylül’de ancak gelebileceğini belirtmiş. Bizde 15 Eylüle kadar onu beklemeye karar verdik. Ayın 14 ya da 15’i idi ki, hakan arayıp bir ev bulduğunu ve komutanlarından biri ile beraber o evde kalacağını söyledi. Komutanı Gümüşhaneliydi. Gayet iyi ve dürüst birisine benziyordu. Evi ise oldukça güzel ve harika denilebilir tarzdandı. Bu evde Kiptaş II konutlarındaydı. Kat olarak 12 olmasına rağmen çok havalıydı. Şuan bu satırları bu evde kaleme almaktayım.
Bu on beş günlük Eylül gezim içerisinde boş durmayıp, bir hafta sonu Bursa’da ki bir arkadaşı ziyarete gittik. Öğlen 12’de yola koyulduk. Silivri’den Yeni Bosna ve ardından Yeni kapı’ya geçtik. Sonrasında ise Gemi ile Mudanya’ya ve sonrasında Bursa merkeze geçtik. O kadar zor ve yorucu bir yolculuk daha önce yaşamamıştık. Gece 24 sularında arkadaşımız Kübra’nın ikamet ettiği semde varabildik. Muhabbet, yemek derken saat 4 olu verdi. Sabah Hakan tutturdu ki görüşmemiz gereken bir Emlakçi var erkenden gidip onunla konuşalım. Erkenden gitmemiz olanaksızdı. Saatler sürüyordu yolculuk. Zorlamayıp, adamı aramasını ve durumu anlatıp, pazartesi görüşüp, görüşemeyeceğimizi sormasını söyledim. Adam hiç ikilemeden ve zorluk çıkarmadan “elbette” yanıtını verdi. Bu sorunu da hallettikten sonra güzel ve etkili bir kahvaltı yaptık. Ardından Bursa gezimiz ilk solukları almaya başladı.
            Bursa’nın gerçektende hoş ve güzel bir şehir olduğunu, tarihi bir atmosfere sahip olduğunu söylemem gerekli diye düşünüyorum. İstanbul’dan daha çok Osmanlı kokan bir kent olma özelliğinde. Başta Osman Gazi olmak üzere birçok Padişah, devlet erkânı ve hanımlarıyla çocuklarının türbelerinin yer aldığı Bursa, bizleri de 1300’lü yıllara götürdü adeta. Osman Gazi’nin ve bazı önemli Padişahların türbelerini ziyaret ettikten sonra, meşhur Ulu Camii ve Yeşil Camii de ziyaret etme olanağı bulduk. Bu iki caminin mimarisi ve özelliklede hikâyeleri beni oldukça etkiledi. İlk defa bir caminin içerisinde Abdest alma bölümü görüyordum. Yıkanma alanı ve ilgili bölümler oldukça temiz, derli ve topluydu. Ayrıca temiz havlularda gözden kaçmıyordu. Yeşil cami’de depremin olduğunu önceden anlamaya yarayan sütunlar yer alıyordu. Bu o dönemden fark edilip, yapılmazı konusunda ilginçti. Bursa belediyesi ve Bursalılar bu kentin tarihi dokusunu korumayı ve buna ayak uydurmayı gerçekten başarabilmiş.
Günler birbirini kovaladı. 18–19 günlük seyahatimin de sonuna geldik. İlkler, ilginç ve etkileyiciler arasında İstanbul her zaman ki gibi benim rüyalarımın şehri olmaya devam edecek.
Çorlu’da belediye araçlarında yazan 1946 öncesi doğanlara ulaşımın ücretsizdir yazısı ve Çorlu’da neredeyse hiçbir yolda yayalara trafik ışıklarının yapılmamış olması, Çorlu’nun internette bir rehber sitesine ihtiyacı olduğunu da ayrıca belirtebiliriz. Silivri’de taksilerin bilindik renkte sarı değil, bordo olduğunu ve buralarda da Erzurum gibi işsizliğin büyük bir sorun teşkil etmediğini de fark ettiğimi belirtmeliyim. Neredeyse her sokakta elaman arayan, iş ilanları bulunuyor.
- Ek Bilgi Sayfası -

Bu yazı yayına girdiğinde;

Hava Durumu: Bilinmiyor.
RSS: http://www.mevlutbakitapan.com/blog/rss/
booked.net
Eklenti: Görsel 1
Konum: Bursa
Kategori: Türkiye Anıları | İnceleme: 669 | Ekleyen: jungnet Eklem: - Ek Bilgi Sayfası - | Etiketler: Mudanya, Bursa reise, Yesil Moschee, ulu Cami, bursa, Ulu Moschee | Değerlendirme: 5.0/2
Bütün Yorumlar: 0
avatar
Mevlüt Baki TAPAN:
Ve takvimler 11 Eylülü gösterirken ben de 2. üniversite kapsamında yeniden öğre... »»

Bir başka blog yazım:

Rastgele

 Yeni bir akımla karşınızdayım... ...Devamı

Bana Dair
Eğitmen&Kalite Uzmanı Yazar
Bostancı-Kadiköy/İstanbul, Türkiye

Facebook | Linkedin | Blogger

mevluttapan@gmail.com mevluttapan@live.com mevluttapan@yandex.com.tr İletişim | Destek Olun | E-Bülten
Özlüğüm
 "Almanca Eğitmen & Kalite Uzmanı Yazar" Alman Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Bağımsız gölge yazarlık, almanca-ingilizce eğitmenlik yapmaktayım.  
Aynı zamanda ... şirketinde çalışmaktayım.
Homepage Baukasten - uCoz